İLİŞKİDE ROLLER
Ct, 05/29/2021 - 00:07 tarihinde admin tarafından gönderildi

 

Genel anlamda ilişki; ‘’Kişileri birbirine bağlayan bağ, yakınlık, dostluk’’ olarak tanımlanmaktadır ve insanlar kişilerarası ilişkiler geliştirirken sahip oldukları güdülerle hareket ederler. Bebekken nesne ile olan ilişkimiz, çocuklukta başkalarıyla olan ilişkilerimiz, ergenlikten başlayıp yetişkinliğimize kadar olan dönemlerde kişiler arası ilişkinin dışında romantik ilişkilere kadar uzanan yolculuğumuzda kimilerimiz birçok romantik ilişki deneyimlerken kimilerimiz romantik ilişki deneyimlemeden evliliğe adım atıyoruz. Bunlar kimi zaman duygusal bağ kurduğumuz kimi zaman da sadece fiziksel olarak çekiciliğine kapıldıklarımızla kurduğumuz kısa süreli ilişkiler de olabiliyor. Fakat bireylerin biyolojik yapısının dışında ilişkilerde, zaman içinde doğdukları sosyal çevrenin, kültürün ya da ailenin gelenek ve davranış kalıplarıyla birlikte şekillenmeye başladıkları da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir. Böylelikle bireyler toplumsal cinsiyetin getirdiği, bu kalıp yargılarla kadınsı ve erkeksi özellikler ve roller üstlenmektedir. Hepimizin sıklıkla duyduğu gibi erkeklerin çalışan, aileyi geçindiren, güçlü, idealist olmaları beklenirken kadınların duygusal, naif, ev içi işlerinde özellikle çocuk bakımında yer almaları beklenmektedir. Günümüzde roller kadın- erkek bağlamında üstlendikleri toplumsal rollerin ezber bozan türde değişikliğe uğradığını görmekteyiz. Örneğin romantik ilişkilerde, evliliğe atılan ilk adımlarda ve hatta ebeveynlik rollerimizde bile ön planda erkek hegemonyası ile karşı karşıya iken gelişen çağımızda bu duruma artık kadınlar tarafından da adımlar atıldığını veya şekillenebildiğini söyleyebiliriz. 

 

Romantik İlişkide Roller 

Romantik ilişki; ‘’Yakın ilişki ya da aşk, bazen kişisel bir ilişki, bazen de bir insanın diğerine duyduğu belli bir duyguyu belirtmek için kullanılan olay’’ olarak tanımlanmaktadır. Romantik ilişkiler, günümüze kadar birçok araştırmacı tarafından çalışılmış, özellikle psikolojinin son zamanlarda en önemli konuları arasında farklı değişkenlerle ilişkisi incelenmiştir. İnsanların başkalarıyla ilişki kurma isteklerinin; sosyal destek arayışı, bir gruba ait olma ihtiyacı veya kabul edilmiş hissetmek gibi içsel dürtülerden kaynaklı olduğu ifade edilerek, insanların yaşamlarındaki önemine vurgu yapılmıştır. Bowlby, her insanın yakın duygusal bağlar kurmaya ihtiyacının olduğunu ve bağlanma ilişkisinin kişinin psikososyal gelişimini etkilediği gibi insanın tüm yaşamını şekillendirdiğini söyler. Böylece, kişilerde özgüvenin, mutluluğun ve kendini güvende hissetmenin temelini oluşturduğunu savunur. Bu da bize  ‘’İnsanlar neden ilişkilere ihtiyaç duyar?’’ sorusuna bir cevap niteliğinde olabilir. Her insanın kendini ve yaşamındaki önemli kişileri algılayış biçimine göre oluşturduğu zihinsel tasarımları olduğu söylenmektedir. Diğer bir deyişle, insanlar yeni ilişkiler kurarken eski anıları ve deneyimlerine dayanan bu modellerden hareket ederler. Bu önemli kişilerle ilgili bilişsel ve duygusal beklentiler ilişkiyi yönlendirirken, kişinin yarattığı kendilik modeli ile de bağlanma figürlerinin ne kadar kabul ve ne kadar reddedileceğini belirlemekte olduğunu savunmaktadır. Romantik ilişkileri Stenberg’in aşk üçgeni teorisi ile daha anlaşılır şekilde açıklamak mümkün olabilir. 

Stenberg’in Aşk Üçgeni  

Aşk, doğası gereği, iki kişi arasındaki bir ilişkiyi içerir. Stenberg’in ‘’Aşk Üçgeni’’ teorisinin, yakın ilişkilerin altında yatan sevginin birçok yönünü anlamak için kapsamlı bir temel sağladığı öne sürülmektedir. Hem sevginin doğasıyla hem de farklı ilişkilerdeki aşklarla ilgili olan bu teorisinde 3 bileşenden bahsetmektedir. Stenberg, ilk olarak ‘’sevgi dolu ilişkilerde yaşanan yakınlık, bağlılık ve bağlılık duygularını kapsayan samimiyetten’’; ikinci olarak ‘’romantizme, fiziksel çekiciliğe ve cinsel doyuma götüren dürtüleri kapsayan tutkudan’’; ve son olarak da ‘’kısa vadede birinin diğerini sevme kararını ve uzun vadede bu sevgiyi sürdürme taahhüdünü kapsayan karar ve bağlılıktan’’ söz etmektedir. Böylece bir kişinin yaşadığı sevgi miktarının bu üç bileşenin mutlak gücüne bağlı olduğunu ve kişinin yaşadığı sevginin, birbirlerine göre güçlerine bağlılığı ile ölçülebildiğini vurgulamaktadır. İlişkideki rollerimizi tutkulu olma, yakınlık gösterme ve bağlılık ile ifade etmektedir.  Sözü edilen bileşenlerin birbirleriyle ve onları üreten eylemlerle etkileşime girerek bir dizi farklı sevgi dolu deneyim oluşturduğu vurgulanmaktadır. Buber'in şiirsel olarak belirttiği gibi, "Aşk, sanki Sen sadece 'içeriği' ya da 'nesnesi'ymiş gibi bir Ben'e tutunmaz; Ben ve Sen arasındadır’’.

 

Evlilikte rollerimiz

Evlilik; ‘’Bireylerin genel sağlık durumunu iyileştiren ve yaşamlarından doyum almalarını destekleyen sosyal bir kurum’’ olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda evlilik; bir yaşam değişim sınırı yasal olarak eşler arasındaki bağlanma sözleşmesi ve iki insan arasındaki anlaşma olarak da tanımlanır. Bir ailenin meydana gelmesini ve sonraki neslin yetişmesini sağlayan, bütün topluluklarda, kültürlerde önemli bir kurum olan ve insanların en temel ilişkisi olarak kabul edilen evlilik ilişkisinde bireylere düşen roller kültürlerden kültürlere değişkenlik gösterebilmektedir. Sternberg'in teorisindeki ‘’bağlılık’’ bileşeni kişilerin bilişsel yönünü kapsar ve ilişkiyi ileri doğru taşıma kararı almayı öngörür. Sağlıklı bir romantik ilişkinin sonunda bireylerin karşılıklı kurduğu bağ ile romantik ilişki daha uzun vadede değerlendirilerek aile olma isteğiyle birleşerek evlilik dediğimiz kurumu meydana getirdiğini vurgular. Kısa vadede bağlılık, birinin başka bir kişiyi sevme kararını içerirken, uzun vadeli bağlılık bu sevgiyi sürdürme kararını içerir.

Beklentiler ve roller 

Evlilik ilişkisi kurabilmenin en önemli özelliği çiftlerin, eş tarafından sağlanan yakın duygusal destek; eşe değer verildiğini, sevildiğini, saygı duyulduğunu ve insan olarak değerli olduğunu ifade etmesi ile gerçekleşmektedir. Geleneksel anlayışın kabul gördüğü bir sistemde kadınlar farkında olsa da olmasa da kültürel sistem tarafından evliliğe hazırlanmaktadır. Erken yaşta evlilik, kadının namusunun korunması, kadının ekonomik yükünün bir diğerine devredilmesi, kadın ve aile için evliliğin kazandırdığı prestije (saygınlığa) kavuşması gibi geleneksel uygulamalardan beslenmektedir.

 

Ebeveynlikte Rollerimiz

Toplumsal veya kişisel ihtiyaçların karşılanması,  yeni bir yaşam tarzı, sorumluluklar ve birçok değişikliği beraberinde getiren hemen hemen herkes için “stresli” bir yaşantı olarak tanımı yapılan ebeveynliğin, evlilik ile doğan çocuğa sahip olma ihtiyacının yaşanan değişikliklerin en önemlileri arasında sayılabildiğini söylemek yerinde olabilir. Çocuğun doğumu ile birlikte hem annenin hem de babanın ebeveynliğe uyumu oldukça önemli bir süreç olarak kabul edilmektedir. Ebeveynlik rolü, kişinin çocuğuna karşı yeterli sevgi ve ilgi göstermesi ve toplum içerisinde aldığımız diğer roller gibi bunu da en başarılı şekilde yerine getirmemiz gerektiğidir. 

Evlilik ile başlayan aile kurumunun çocuğun ilk sosyal deneyimini edindiği ve kişiliğinin temellerinin atıldığı önemli bir kurum olduğunu bilmekteyiz. Bu kurumda, şüphesiz en etkin rolü olan anne ve babalara, çocuklarının gelecekteki kişiliğini belirlemede büyük görevler düştüğünü söyleyebiliriz. Çünkü anne-baba olmak yeteneklerin eğitimle işlenmesi sonucu kazanılan bir beceri, bir sanattır. Ebeveynlik rolü en sağlıklı olarak kişi yetişkinliğe girdikten sonra oluşmaktadır. Erikson bu döneme “Üretkenlik Dönemi” olarak söz etmektedir. Kişi hem bireysel anlamada hem de sosyal anlamda bir şeylerin sorumluluğunu almaktadır. Bu dönemin bizim annelik babalık rollerimizi üstlenmeyi istediğimiz dönemimiz olduğunu vurgulamaktadır. Bireyinlerin kendilik algısının oluşması ile birlikte yaşamının her boyutunu etkilediğini de söylemek mümkün olabilir. Verdiğimiz kararların, tüm toplumsal rollerimize ilişkin davranışlarımızın, insanlarla olan ilişkilerimizin, yaşamı anlamlandırma ve yeni durumlara uyum sağlamamızın arka planında kendilik algımızın bulunduğu belirtilmiştir. Ebeveynlik rolleri ve kendilik algısı aslında hep içi içe olan bir kavramdır. Kişinin annelik-babalık rollerini yerine getirirken kendini nasıl gördüğü, ne hissettiği ebeveynlik rollerine ilişkin kendilik algısını oluşturmaktadır.

Ebeveyn Desteği ve sıcaklık

Bandura’ya göre Yeterlik, Doyum, Yatırım ve Rol Dengeleme Ebeveynlik rollerine ilişkin kendilik algısı ile ilgili dört ayrı algının birleşiminden meydana gelmektedir. Yeterlilik, bireylerin durumlarla başa çıkabilme eylemlerini ne kadar iyi yapabildiklerine yönelik yargılar olarak tanımlanmış ve böylece çocuklarının davranış ve gelişimleri üzerinde olumlu etki bırakabilmede kendilerini ebeveynlik rollerinde yeterli görmeyi vurgulamıştır.

Doyum da ise rollerimizi yerine getirirken yaşadığımız memnuniyet hali olarak tanımlanmış ve ebeveyn olma ile hissedilen memnuniyet veya çocuklarına karşı duydukları sorumluluklarına bağlı olarak hissedilen mutluluk olarak tanımlamıştır. 

Ebeveynlik algısının ‘’Yatırım’’ boyutunda, bir yönüyle çocuğun bakımına, korumaya alınmasına, iyi beslenmesine ilişkin sorumluluklar ile ilgili iken; diğer yönüyle, çocukla geçirilen zaman diliminden zevk alma, duygularını yansıtma, çocuğu olduğu gibi kabul etme, çocuğun çıkarlarına uygun seçimlerde bulunma gibi sosyal ve duygusal yatırımları da kapsadığını belirtir.  

Son olarak ‘’Rol dengeleme’’ de; Ebeveyn, eş ve çalışan gibi rollerimizin etkili bir biçimde uyum içinde kalabilmesini ve sahip olduğumuz rollerin dengeli bir biçimde yürütülmesini sağlamamıza vurgu yapar. Böylece ebeveyn olmanın anlam kazanması ve bu rolde başarıya ulaşılması kaçınılmaz gibi görünmektedir.

Tüm bu bilgiler ışında şunları söylemek mümkün olabilir. Doğumumuzla başlayan kız-erkek abla-ağabey ve evlat olma gibi biyolojik rollerimiz gibi, ergenlikle başlayıp yaşamımız boyunca bölgesel ve kütürel birçok rollere sahip olmaktayız. Bunlar bizim seçimlerimiz veya toplumsal salt gerçeklikle öne çıkan sevgili olma, evlenme ve anne-baba olma gibi rollerle bizim biz olduğumuzu bilerek, kişiliğimize, saygınlığımıza ve bizi biz yapan unsurlara göre seçtiklerimizdir. Bilinmesi gereken bir gerçek de kimi zaman çok yoğun olarak yaşadığımız rol değişimlerinden kimlik çatışması, tükenmişlik duyguları, depresyon ve kaygının ortaya çıktığını görebilmekteyiz. Bu gibi sorunların ortaya çıkması günümüz modern toplumun bir getirisi olduğu düşünülmektedir. Bu durumların, bizim algılayış biçimimizle doğru orantılı olduğunu söylemek yerinde olabilir. Burada unutulmaması gereken, yaşamımız boyunca rollerimizi psikolojik ve fiziksel olarak ne kadar sağlıklı bir şekilde ilerletebildiğimiz konusunda kendimizde farkındalık yaratmak ve bilgi sahibi olmaktır. 





 

                                                                                 Klinik Psikolog Emel Alğan

                                                                                         psikologealgan@gmail.com








 

KAYNAKLAR

 

Hasan, A. T. A. K., & Taştan, N. Romantik İlişkiler ve Aşk. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar4(4), 520-546.

Madey, S. F., & Rodgers, L. (2009). The Effect of Attachment and Sternberg's Triangular Theory of Love on Relationship Satisfaction. Individual Differences Research7(2).

Shimp, T. A., & Madden, T. J. (1988). Consumer-object relations: A conceptual framework based analogously on Sternberg's triangular theory of love. ACR North American Advances.

Strindberg, A., & Sandbach, M. (1972). Getting married. Gollancz.

Ülker, M. (2016). Kadınlarda çocukluk dönemi mutluluk anıları ile ebeveynlik rollerine ilişkin kendilik algısı arasındaki ilişki (Master's thesis, Necmettin Erbakan Üniversitesi).